Tarihi İnsanlığın Başlangıcına Uzanan Fobi: Karanlıktan Neden Korkarız?
Ölümün renginden zarafetin rengine bir yolculuk

Baştan sona simsiyah giyinmiş bir insan gördüğünüzde onun bir cenazeye mi, bir iş toplantısına mı, bir moda şovuna mı yoksa sadece bir yürüyüşe mi gittiğini anlamakta biraz zorlanabilirsiniz. Sonuçta bu etkinliklerin hepsinde de tamamen siyah giyinilebilir.
Pantone Renk Enstitüsü’nün renk uzmanı ve yönetici direktörü Leatrice Eiseman’a göre şu son 50-100 yıl içerisinde siyah renk çok büyük bir değişime uğradı. “Günümüzde siyahın; cenazelerin, kederin ve ağlayan dulların ötesinde, renge bir çeşit ‘güç hissi’ veren bir ağırlığı var, “ diyen Eiseman’a göre siyah, yas ve ölümle ilişkilendirilen bir renk olmaktan çıkıp asalet ve sofistike denildiğinde akla ilk gelen renge evrildi. Artık insanlar olduklarından ince gözükmek, özgüven hissiyatı yaymak ve pahalı kıyafetlerin sembolü olarak siyah giymeyi tercih ediyor.
Ancak siyah rengin kasvet ve bilinmeyenle olan ilişkisi, bir cadının kıyafetleri veya Azrail’in pelerini gibi şeytani tasvirler formunda bazı kültürlerde hala devam ediyor. Aslında bu ve benzeri kurgusal betimlemeler de karanlık korkusu evriminin bir parçası.
Karanlık korkusu aslında atalarımızın bizlere bir mirası

Diyelim ki evinizde yalnızsınız ve güzelce aydınlatılmış salonunuzda koltuğunuza kurulmuş bir film izliyorsunuz. Dışarıda esen rüzgarın hareketlendirdiği kuru ağaç dalları camınıza sürtüyor. Klasik bir Sonbahar akşamı; ortada güvenliğinizi sorgulatacak hiçbir durum yok, değil mi?
Ta ki birden ışıklar gidip, sizi karanlıkta bir başınıza bırakana kadar. Böyle bir durumda çoğu insanın içini anında nedensiz bir korku kaplamaya başlar.
Toronto Ryerson Üniversitesi psikoloji profesörü ve The Anti-Anxiety Workbook kitabının yazarı Martin Antony, “Korku, acı hissi gibidir. Sadece bizi olası bir tehlikeye karşı korumak için vardır, “ diyor ve ekliyor: “ İşte o ‘korku’ bizi tehlikelere karşı tetikte tutuyor. “

Elektriğin, hatta ateşin olmadığı; deyim yerindeyse ‘karanlıkta kalan’ ve hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğumuz tarih öncesi dönemlerde hava karardığında insanların yırtıcılar tarafından saldırıya uğrama olasılığı çok daha yüksekti. Durmadan gelişen teknolojinin yardımıyla zamanla insanlık besin zincirinin en tepesine yerleşti ve yok olan bu yırtıcıların açtığı boşluğu doldurmak adına kurgusal canavarlar yaratmaya başladık. İyi korku filmlerinin direkt olarak canavarı göstermemesinin nedeni de işte budur: hayalgücümüz zaten olabilecek en korkunç canavarı bizler için yaratır. Yani, aslında o korkunç görünen canavardan değil de “bilinmeyen”den korkarız.

Ancak bu uzun evrilme sürecinde kendimizi koruyup kollama ihtiyacımız, yani ‘karanlık korkusu’ öylesine derine işledi ki günümüze kadar bizimle kaldı. Bu konu üzerine Antony, “Kendimizi tehlikelerden korumak için görsel sistemimize güveniriz. Karanlıkta bu görsel duyumuz etkisizleşir ve etrafımızda ne ya da kim olduğunu belirleyemez hale geliriz,“ diyor ve “Karanlıktan korkmak, hazırlanmış bir korku.“ diye de sözlerine ekliyor.
Eiseman’da insanların siyah rengi, bazı şekilleri ve potansiyel tehditleri görünmez kılması sebebiyle içgüdüsel bir şekilde “bilinmeyen”le bağdaştırdığı fikrine katılarak siyahı “Gecenin ve karanlığın rengi. Her şeyi örten renk. “ olarak tanımlıyor.
Eiseman’nın sözleriyle, “Renkleri doğada nasıl gördüğümüzün insan psikolojisi üzerindeki etkisi çok önemli. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki siyah gecenin rengidir ve karanlığın örtüsü altında yapılabilecek her türlü kötücül eylemi gizleyebilecek renktir.“, ve bu anlayış biz henüz daha küçük bir çocukken içimize işlemeye başlar. Günümüzde teknoloji sağ olsun, ışığı açıp günün en karanlık saatinde bile ara vermeden eğlenceye devam edebiliyoruz; ancak bazılarımız bu korkuyu asla yenemiyor.
Peki ya bu korku günlük aktivitelerimizi etkilemeye başlarsa?

Antony, korkunun doğal ve gerekli durumlarda hayat kurtarıcı bir tepki olduğunun; ancak aşırıya kaçtığı durumlarda endişe teşkil edebileceğinin de altını çiziyor. Sonuçta her şeyin fazlası zarar, öyle değil mi?
Şehrin pek de tekin olmadığını bildiğimiz bölgelerinde gece tek başımıza olduğumuzda hissettiğimiz korkunun doğal olduğunu belirten Anthoy’e göre, aynı hisse gece kendi odamızda yalnızken kapılmamız pek de normal değil.
Karanlığa karşı duyulan aşırı korku hissi, karanlık bir yerde saldırıya uğramak gibi olumsuz bir tecrübeden tutun da korku filmi izlemek kadar basit bir şey gibi birçok farklı sebepten kaynaklanabilir.

Bu korku zamanla kendiliğinden geçmediği taktirde ilişkilerimizi, işimizi ve normalde kolayca yapabildiğimiz şeyleri kötü bir şekilde etkileyebilecek olan niktofobi olarak bilinen fobiye evrilebilir. Antony’e göre eğer kişi geceleri evini terk edemeyecek noktaya gelmişse bu artık sıradan bir korku değil, bir fobidir.
Böyle durumlarda kişi gece lambaları veya kapısını içeriye ışık girecek kadar aralık bırakmak gibi görüşümüzü kısmen aydınlatan, ‘güvenlik sinyali’ olarak adlandırılan yardımlara başvurabilir. Hafif bir ışık ya da bir arkadaşın varlığı, kendimizi daha güvende hissetmemizi ve gerçekliğe tutunmamızı sağlar.
Antony’nin söylediklerine göre; korku duyulan duruma kademeli olarak maruz kalmak gibi tedaviler de mevcut. Bu tedavilerde profesyoneller hastalarından korktukları durumları sıralayıp numalaralandırmalarını ve daha sonra da artık korku hissetmedikleri ana kadar kendilerini bu durumlara maruz bırakmalarını istiyorlar. Bu durumu Antony “Mesela, eğer bir hasta şu an sadece gece lambasının varlığıyla uyuyabiliyorsa, ışığı daha kısık ya da isteğe göre ayarlanabilir yeni bir gece lambası almalarını isteyebiliriz,“ diyerek açıklıyor.










